Technorati Profile

<a href=”http://www.technorati.com/claim/e3mtutt7y8″ rel=”me”>Technorati Profile</a>

1 yorum January 13th, 2007

Sunay Akın Ben Orhan Veli

Bayazıt Camii’nde namazı kılınan cenazenin ardından yürüyen insanlar, Cağaloğlu’na geldiklerinde, yokuş boyunca sıralanan kitabevlerinin kepenklerini birer birer indirdiklerini görürler. O sırada, çarşı iznine çıkan bir asker, cenazeye gösterilen ilgi karşısında yanındakine sorar: “Merhum ne iş yapardı abi?”. “Şairdi,” yanıtı üzerine “Nee, şair mi?” diyerek heyecanını ifade eden asker, esas duruşa geçer ve önünden ağır ağır ilerleyen tabuta selam çakar!

ŞÜPHELİ ÖLÜM
O gün, duvara asılı takvim yapraklarında 17 Kasım 1950 tarihi yazmaktadır. Tabutun içindeki de, üç gün önce kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde, saat 23.20′de gözlerini İstanbul’a, şiire ve yaşama kapayan, doktorların ölümünü şüpheli gördükleri için otopsi yaptıkları, kestikleri biçtikleri Orhan Veli’nin narin bedenidir. Mezar taşında yalnızca “Orhan Veli 1914 -1950″ yazmaktadır. Şairin kendini anlattığı Ben Orhan Veli adlı şiirinde şöyle bir dize yer alır: “Edebiyat tarihçisi bulsun.” Bulunmasını istediği ‘pek muteber’ olan sevgilisinin adıdır. Çünkü, ölümünün ardından hastanenin deposuna gönderilen eşyalarının ceplerinden diş fırçasının sarıldığı kâğıtta Aşk Resmi Geçidi adlı bir şiir çıkar. Söz konusu şiirde şair, sevgililerini tek tek anmaktadır. Bulunması gereken, Ankara’da, Belediye’nin açtığı çukura düştüğü ve ölümüne neden olan beyin kanamasının başladığı 10 Kasım gecesi Orhan Veli’nin nerede olduğudur. Bu sorunun yanıtını aramak üzere, Melih Cevdet Anday’ın Fotoğraf adlı şiirindeki iki dizeden yola koyulalım: “Dört kişi parkta çektirmişiz, Ben, Orhan, Oktay bir de Şinasi”. Melih Cevdet Anday’ın, Oktay Rifat ve Orhan Veli’yle birlikte andığı Şinasi Baray, Ankara Lisesi’nden arkadaşlarıdır ve okulun tiyatro oyunların dekorları onun tarafından yapılmadır. Ankara’da yaşayan Şinasi, arkadaşlarının seslenişiyle ‘Bir de Şinasi’, Üç Nal adında içkili bir lokanta açar. Bir dönem sanatçıların uğrak yeri olan lokanta, çevre düzenlemesi sırasında yıkılır. Melek Baray, Anday’ın şiirinde üç ünlü şairle birlikte anılan Şinasi’nin kim olduğunu merak edip araştıran sosyolog Okan Konuralp’e, eşini 1989′da kaybettiğini söyleyerek, lokantanın masalarında gezinen, konukların elyazılarıyla dolu şeref defterini gösterir ve şunları söyler: “Orhan çukura düştüğü gece bizdeydi. Başka bir yere uğrayıp içki içmiş olamaz.”

KARPUZDAN FENERLER
Edebiyat tarihçileri için Orhan Veli’nin şiirinde pek çok ipucu vardır. “Hanginiz bilir benim kadar Karpuzdan fener yapmasını” dizeleriyle başladığı Sakal adlı şiirinde iddiasına şöyle devam eder: “Sedefli hançerle üstüne Gülcemal resmi çizmesini”. Şairin, karpuzdan fener yapma konusunda kendine olan güveninin nedeni, Beykozlu oluşudur. İstanbul’un karpuz tarlalarıyla dolu olan bu şirin kazasında 13 Nisan 1914′te doğar Orhan Veli. Kaza diyoruz ama Beykoz o günlerde köydü. Şairin, “Doğduğum köye müşteri taşıyan Şirket vapurları bu şehirdedir” dizelerinde anılan köy Beykoz’dur. Karpuzdan yapılma fenerin üstüne resmini çizdiği Gülcemal de dönemin en gözde vapurudur. Orhan Veli kimbilir, limana bağlı Gülcemal’in kaç kez resmini yapmıştır, karakalem?..

Yorum ekle January 7th, 2007

Sunay Akın İzmir Fuarı 75 Mehmet 52 yaşında

Trabzon’da geçen çocukluk yıllarımda Doğu Karadeniz Fuarı’nın açılmasını sabırsızlıkla beklerdim. Yaz gecelerinin unutulmaz anıları fuar alanında ailece yaptığımız gezintiler olmuştur. Pedallı arabanın içinde fuar fotoğrafçısına poz vermek, sihirbazın çadırına girmek, atlıkarıncaya binmek ve eve dönüş yolunda dondurma almak hayatımı zenginleştiren hissi senetlerdir. O yıllarda Türkiye’deki fuarları kibrit kutularından öğrenirdik. Kibrit kutularının üstündeki fuar resimlerini biriktirmeyen çocuk yok gibiydi. En büyük fuarın İzmir’de olduğunu biliyorduk. Bu yüzden, İzmir fuarlı kibrit kutusu en değerli olanıydı! Taner dayımın, Müzeyyen halamın büyük kızına âşık olduğunu hepimiz biliyorduk. İlkokul öğretmeni Sevil ablam dayımla evlenince, balayı için İzmir Fuarı’na gitmişlerdi. Geri döndüklerinde biz çocuklar, balayı fotoğraflarından yapılan albümde iki sevgilinin mutluluklarından çok İzmir Fuarı’na bakıyorduk. Kızım Ilgın’ın elini tutarak kapısından içeri girdim, bu yıl 75 yaşına giren İzmir Fuarı’nın. 12 yaşındaki kızıma baktım; yüzünde farklı bir hayranlık ya da heyecan yoktu! Oysa ben… O yaşta ben gelseydim İzmir Fuarı’na, herhalde ayaklarım birbirine dolanır, babamı oradan oraya çekiştirirdim. Fuarın 75 yılını anlatan mükemmel bir sergi düzenlendi bu yıl. Serginin danışmanlığını ve metin yazarlığını Türk koleksiyonculuğunun önde gelen, saygın isimlerinden Aybala Yentürk üstlenmiş. Hem bir müzede, hem de bir kitabın sayfaları arasında gezinir gibi dolaştım sergiyi. Son yıllarda hiçbir sergi çalışması beni bu kadar çok etkilememişti. Neler öğrenmedim ki, bir saat içinde! Örneğin, bir dönemin en çok okunan hafiye kahramanlarından Orhan Çakıroğlu’nun fuarda geçen bir serüveni varmış. Çakıroğlu İzmir Fuarı’nda adlı kitabın ilk sayfasından bir bölüm okuyalım: “Bu büyük ve haşmetli sergiyi görmek için yurdun içinden ve dışından gelen on binlerce insan güzel İzmir’i doldurmuş bulunuyordu. Bütün oteller hınca hınçtı.” Kahramanı hafiyenin Prenses Zehra Nusrati’nin çalınan mücevherlerinin peşinde olduğu romanda bile, 70 yıl öncesinin İzmir fuarının haşmeti gözler önüne seriliyor. ‘İzmir Fuarı’nın Dünü, Bugünü ve Yarını’ adlı sergi, geçen yüzyılın bir belgeseli niteliğinde. İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı çatışmalarının yaşandığı 1943 yılında, birbirine bombalar yağdıran İngiltere ve Almanya’nın o yıl fuara katılan sekiz ülke arasında olduğunu biliyor muydunuz? 1950 yılında ‘Marshall Planı Pavyonu’ açılıyor fuarda! Aynı yıl fuar alanındaki açık hava tiyatrosu 10.960 lira hasılat yaparken, yavru fil Mohini 40 bin lira hasılat topluyordu, tek başına! 1956 yılının fuarına ‘Robot Adam Sabor’ vurur damgasını. Robot adam tanıtım ilanlarında şöyle sunulur: “Yürüyen, sigara içen, dans eden, çalgı çalan, aşık olan, her dilde konuşan harika makine adamı görünüz.” Yuri Gagarin, yıldızlar arasından olmasa da, SSCB pavyonunun giriş kapısında, yükseğe asılan dev fotoğrafıyla selamlar fuara gelenleri, 1961 yılında… Rusya ve Amerika’nın dünyaya yukardan, çok yukardan bakmak için yarıştığı o yıl, bizim fuara kattığımız yüksek bakış Ankara’dan getirilen Nazlı ve Osman adlı iki zürafa olur! Neil Amstrong’un bir insanın ayak izini ilk kez Ay’a armağan ettiği 1969′da ise, ABD pavyonunu ziyaret edenler Apollo 11′in resimleriyle karşılaşırlar! Yarın fuarın son günü… Ben, bu harika sergi kaçmaz, diyor ve son sözü “Kültürpark”a kurulan fuarla ilgili 1954 yılında çıkan bir gazete haberine bırakıyorum: “Kocasıyla İzmir’e gelen ve fuarı gezmeye giden Safinaz Çakır isminde bir kadın, fuarda bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Çocuğa Mehmet Kültür ismi verilmiştir.”

Yorum ekle January 7th, 2007

Sunay Akın Livaneli’nin martıları

1970′li yıllarda bir uçağımız Sofya’ya kaçırılır. Uçak korsanlığı suçlamasıyla gözaltına alanlar arasında Altan Öymen, Emil Galip Sandalcı, Erdal Öz ve Zülfü Livaneli de vardır. Savcı sorar: “Uçağı neden kaçırdınız?”… Livaneli yanıtlar: “Yetişemedik, kaçırdık!” Livaneliler’den birçok hukukçu çıkmıştır; hakim, savcı, adliye müfettişi… Sanık da vardır aralarında: Zülfü Livaneli! Sanatçı, 70′li yılların sıradan olayı haline gelen gözaltıların birinde, nezareti dolduran insanların tümünün Karadenizli olduğunu fark eder; Hopalı, Rizeli, Trabzonlu, Maçkalı… Öyle ki, sokağındaki Laz bakkal da gözaltına alınanlar arasındadır! Livaneli onca insanın örgüt üyesi suçlamasıyla tutuklandığını öğrendiğinde, şaşırır. Yasadışı örgütün adı tüm şüphelilerin neden Karadenizli olduğunu açıklar: Polisin tarafından uydurulan örgütün adı şudur: Titrek Hamsi Hücresi!

ZORLU GÖREV
Zülfü Livaneli’nin 35. sanat yılında sahnede olmak, bir yerde gecenin sunuculuğunu üstlenmek hiç de kolay değildi. Yalnızca müzik alanında değil, edebiyat ve sinemada da başarılı eserler vermiş bir sanatçının gecesiydi söz konusu olan. Üstelik, Nazım Hikmet’ten Aragon’a, Orhan Veli’den Lorca’ya kadar dünya şairlerinin dizelerini besteleyen, Abidin Dino’nun bir sergisindeki tablolardan etkilenerek, resimden şarkı çıkaracak kadar derin birikimi olan bir sanatçının çizdiği haritada gezinmek zorundaydınız. Livaneli’nin 35. sanat yılında sahneye çıkan en büyük, en önemli arkadaşını da geceye katmak gerekiyordu. Yaşar Kemal sahneye çıkıp konuşmasını yaptı; ama benim tasam, İstanbul’du!… 10 bin insanın bir araya geldiği yer, Boğaz’ın kıyısıydı ve İstanbul’u görmemezlikten gelmek, geceye katmamak tarihi bir hata olacaktı. Üstelik, sahnede, başınızın üstünde asılı martı kuşları varken!

ADI SAKLI BESTECİ
Yılmaz Güney’in Yol filminin afişinde müziklerin ‘Sebastian Argol’ tarafından yapıldığı yazılıdır. Bu, Livaneli’nin takma adıdır. Türkiye’ye dönme hazırlıkları yapan sanatçı, başı ağırmasın diye bu adı kullanır. Argol, Fransa’da bir köyün adıdır. Çocuk doktoru Raşit Paşa da soyadı kanunu çıkınca Fransa’nın İspanya sınırına yakın bir köy olan ‘Anday’ı soyadı olarak seçer. Şair Melih Cevdet Anday’la Zülfü Livaneli’nin ortak yönü sadece bu olay değildir. Livaneli, Anday’ın Anı adlı şiirini bestelemiştir. En çok sevdiğim Livaneli şarkılarından biri olan bu eser, ne yazık ki o gece söylenmedi.

GECENİN TÜRKÜSÜ
Livaneli’nin 35. sanat yılı kutlamasında sahneye çıkması gereken bir arkadaşı da kitaptı! Evet, mutlaka bir kitaptan bir şeyler okumalıyım, diye düşündüm ve öyle de yaptım. Geceye katılan şarkıcılar Livaneli’yle birlikte son şarkıyı söylemeden önce, elimdeki kitaptan Sabahattin Ali’nin Ses adlı öyküsünden bir paragraf okudum. Öyküde, bir türkünün sözleri yer alıyordu. İşte, o türküden bir dize: “Ay bir yandan, sen bir yandan sar beni…” Livaneli, Sabahattin Ali’yi okurken, öyküde geçen türkünün sözlerinden çok etkilenmiş ve ünlü Leylim Ley şarkısı sanatçının kitap sevgisinden doğmuştur! O geceyle ilgili çıkan haberlerde, kısaca değindiğim bu ayrıntılar yer almadı. Ve o muhteşem gece sona erip, herkes evinin yolunu tutarken, martıların sökülmesini bekledim ben… Şimdi o kuşlar İstanbul Oyuncak Müzesi’nde, oyuncak gemilerin sergilendiği odanın tavanını süslüyor!

Yorum ekle January 7th, 2007

Sunay Akın Burası da Trabzon

Salonun tüm koltukları doluydu; sahnenin önünde yerde oturanlar, koridorlarda ise ayakta duranlar vardı. Bine yakın insan içerdeyken, söyleyenlerin yalancısıyım, bir o kadarı da kapıdan dönmüştü. Kentin yakın tarihinde ilk kez.. Hayır! İkinci kez böylesine ilgi gösterilen bir etkinlik oluyordu. İkinci kez dedim, çünkü geçen yıl ilki düzenlenen Kültür ve Sanat Festivali’nde de bir gösteri yapmıştım. Aynı ilgi, aynı kalabalık geçen yıl da vardı. İşte ben, bu kentte dünyaya açtım gözlerimi. Türkçe’yi bu kentte öğrendim, kitabı bu kentte tanıdım ve sevdim. Kentin adı Trabzon’dur! Hani, linç için bir araya gelenlerin kentin yüzü gibi tanıtıldığı, bir şaire, bir meddaha gösterilen yoğun ilginin haber bile olmadığı Trabzon! Fatih Altaylı gibi söyleyelim: Biz ne zaman adam oluruz?.. Bir kentin insanlarını yalnızca kötü amaçla bir araya geldiklerinde değil, sanat etkinliklerinde daha fazla kalabalığı oluşturduklarını haber yaptığımız zaman!..

TRABZON HİKAYESİ
İki yıldır konserlere, sergilere, konferanslara, gösterilere sahne oluyor Trabzon. Volkan Canalioğlu’nun başkanlığında kent, yıllardır kaybettiği kültür kimliğini yeniden kazanma uğraşı veriyor. Bu çabasında Trabzon yalnız bırakılmamalı. Maçka’da ve Trabzon’da iki yıldır düzenlenen etkinliklerde, yöre halkının sanata ve sanatçıya sahip çıkması mutlaka kentin gerçek kimliği olarak öne çıkarılmalı ve tanınmalıdır. Bu örnek oluşturmayla, festival için çalışan insanlara moral bakımından güç sağlanır ve bir sonraki etkinliğe olan ilgiyi daha da artırabiliriz; tabii ki, Doğu Karadeniz’i yalnızca bir ‘haber’ olarak görmüyorsak! Bu yılki etkinlikler de sona erdi. Önemini yukarda anlatmaya çalıştığım duyarlık yazılı ve görsel basın tarafından gösterilmedi. Trabzon, bir kez daha saha kapatma, cinayet ve cinnet haberlerine mahkum edildi!.. Bir kez daha sevgili Altaylı gibi soralım: Biz ne zaman adam oluruz?.. Bataklığın çamurunu değil, nilüfer çiçeğini de gördüğümüz zaman. Trabzon’un Kunduracılar Çarşısı’nda diş doktoru Nizamettin Algan’ın muayenehanesi vardı. Nizamettin amcanın Afrika maskları ve totemlerle dolu bekleme salonu bir müzeden farksızdı. Biliyordum ki, kardeşi de doktordu ve diplomasını duvara asmak yerine, Afrika’daki yoksul, aç insanlara yardım ediyordu. Kara kıtada insanlık için direnen, türlü zorluklara karşı hayat kurtaran bir doktorun Trabzonlu olmasıyla her zaman övündüm, gurur duydum. Nizamettin amcanın bekleme salonunda sergilenen Afrika eşyaları, biz Trabzonlu çocukların dilinden düşmezdi. UNESCO doktoru Celalettin amcayı yıllar sonra gördüm. Çocukluğumun kahramanı meğer ne kadar da kısa boyluymuş!.. Tüm ömrünü Afrika’ya adayan Celalettin Algan’ın büstü, Trabzon’un bir köşesine kondu diye birileri kızılca kıyamet koparıyor!..

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Bir kent doktorlarıyla, hakimleri, savcıları, avukatları, eczacıları, mimarları, mühendisleri, gazetecileri ve öğretmenleriyle övünmelidir. İtfaiyecileri, terzileri, kitapçılarıdır bir kentin gerçek kahramanları. Trabzon’da Kurtlar Vadisi’nden çıkma özentiler dolaşıyor olsa da, sokaklarında ‘Kitap Kurtları Vadisi’nin kahramanı daha çoktur. İnsanlık adına yaptığı hizmetlerden dolayı dünyanın saygın dergilerine ve gazetelerine haber olan Doktor Celalettin Algan’ın bir büstüne tahammül edemeyenler, çocuklarına ‘kahraman’ olarak kimleri tanıtmak istiyorlar? Trabzon’a bu saygısızlığı yapanlar, tıp biliminden, insanlıktan vazgeçtim, Afrika’nın zürafalarından, fillerinden, gergedanlarından utansınlar. Ne zaman mı adam oluruz?.. Çocuklarımıza tüm dünyanın şapka çıkardığı doktorlarımızı, bilim insanlarımızı kahraman olarak tanıtıp, örnek almaları için heykellerini kentlerimize diktiğimiz zaman.

1 yorum January 7th, 2007

Onceki yazi


Sayfalar

Kategoriler

Son Makaleler

Dostlar

Rss Rdf